Bugün Neyi Kazanmak ve Neyi Kaybetmek Üzereyiz?

christine-montague-little-portrait-painting-twin-brothers

Yaklaşık dokuz senedir İstanbul Üniversitesi öğrencisiyim. Yüksek lisansımı başka enstitüde yaparken dahi bu üniversite ile bağlarımı kesmedim. İstanbul Üniversitesi solcu yuvası derler ama aslında herkesin yuvasıdır. Bu haliyle insana an be an zıt duygular yaşatır. Biri yanınızdan geçerken “cehennemde yanacaksın” diye fısıldayabilir, bir başkası size bildiri verirken ekstra gülümseyebilir; tam tersi de olabilir. Sürekli bir sevilme ve dışlanma görürsünüz. Bu sevginin ya da dışlamanın sizin aslında kim olduğunuzla bir alakası yoktur: şekilden ibarettir ve şekiller değiştikçe tavırlar da o uçtan o uca salınır durur.

Dolayısıyla etiket davası ortamların insan ilişkilerine, insanların birbirine duyabilmesi gereken güvene nasıl zarar verebildiğini yıllarca deneyimlemiş bir insanım.

Bu gün bir kaos ortamındayız. Kutlamalar da yapılsa, yas da tutulsa, bu durum bir kaos yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor. Birbirimize güvenmekle, birbirimizi insan yerine koymakla, insanlığı ön planda görmekle ilgili problemlerimiz var ve bu problemleri inatla siyasete bağlıyoruz.

Bu topraklarda seçimle iktidar kazanmanın tadına ilk varan parti İttihat ve Terakki Cemiyetidir. O günden bugüne nice partiler geldi geçti. Recep Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu gibi isimler, gelen giden yüzlerce isimden yalnızca ikisidir ve onlar da yalnızca insandırlar, herkes gibi. Bu isimlerin de dahil olduğu onlarca parti ve yüzlerce simanın, bugün hala o ilk Osmanlı seçiminin ruhundan kurtulamadığını iddia edebiliriz. Nedir o ruh? Sonunda “tek adamdan kurtulmak ve yeni tek adam olmak”, “sonunda mutlak idareyi, sevilsin ya da sevilmesin illa bir padişah ile bölüşmek illetinden sıyrılmak”.

Bu ruh, bizim siyasi tarihimizde bir saplantıdır bugün. İnatla doğruyu bildiğimizi, tek doğrunun bizim savunduğumuz olduğunu, illa o doğrunun herkese inmesi gerektiği zannı, aslında “yeni padişah ille de ben olayım, madem artık olabilme imkanım var” demenin bir başka biçimdir. Bu, tüm siyasilerimizin hatası olsun.

Peki ya biz?

Biz her halükarda siyasetçilerden daima daha fazlayız ve bir türlü idrak edemesek de daha etkiniz. Hadi tüm ideolojiler bir diğerine üstün gelmek için siyaseti alet ediyor ve mutlaka bir tarafın canını yakmaya odaklanıyor olsun; biz siyaset miyiz? Biz yalnızca ideolojimiz miyiz?

Bugün Türkiye halkı çok ciddi bir dönüm noktasında. Artık bir karar vermek zorunda. O karar da şu: ne olursa olsun ideolojimin mi kazanmasını istiyorum, yoksa ideolojimin kaybetmesi uğruna insanlığımı koruyacak mıyım?

Yani bir kefede siyasi ihtiraslarımız var bir kefede insanlığımız.

Bu karar bu haliyle dahi oldukça acı ve ağır. Bu kararı ” ama onlar başa geçince şöyle”ler ile soslamanın hiçbirimize bir faydası yoktur.

Her gelen iktidar odağı, çevresinde bir grubu beslerken diğerini aç bırakır, lakin bu bile sandığımız gibi her sempatizanını kapsamaz. 78 milyonuz. Çoğumuzun geçim durumu üç aşağı beş yukarı belli. Müşteri hizmetlerinde çalışan insanları düşünün, AKP’li ya da CHP’li olduğu için hayatı mı kolaylaşır bir temsilcinin? Hayır. Özünde yaşadığımız hayatlar, kim olursa olsun benzer. Dertlerimiz, acılarımız benzer. Anlaşmazlıklarımız ve korkularımız da.

Bunları anlamak yerine, inatla asla değiştirmeyeceğimiz ideolojik ilkeleri öne sürerek birbirimize saldırmak hiçbir sorunu çözmeyecektir.  Dünyayı yalnızca ideoloji üzerinden güvenebileceğimiz kalabalıklarla dolu bir yuva haline getirerek, ötekileri tamamıyla asla yok edemeyiz. Bu, varoluşun ikilik alemi doğasına karşıdır. Bunu ülkemizde de, dünyada da denemek gafletine düşenler oldu, bu dersi inatla almak istemeyen güruhlardan hepimiz çektik, hala çekiyoruz.

Kaybetmeyi ve kazanmayı çok abarttığımız bir dönemdeyiz güvenlik krizlerimizin doğurduğu korkulardan ötürü. Seçim kaybederken dahi “hayatımız tamamıyla elimizden işte şuan, bak tam şuan gitti” krizlerine savruluyor insanlar. Aynı seçimin kazananları dünya tamamıyla onlara verilmiş ve hoşlanmadıkları tüm insan grupları puf diye yok olmuş gibi bir rahatlama ve zafer sarhoşluğu yaşıyorlar. Bunlar olgun aklın tepkileri değil.

İnsan ne öğrenirse, ya kaybettiğinde ya da kazandığını bir gün kaybedebileceği bilincini koruduğunda öğrenir. Bireysel tecrübelerimizden biliyoruz ki, kazanımların verebildiği geçici rahatlık, kaybın verdiği ise kalıcı derstir.

Kaybetmekten böylesine korkup kazanan ya da kaybeden olarak birbirimize saldırmayı bırakalım. Çünkü davalar kazanılır, kaybedilir fakat insanlık, nezaket, merhamet, vicdan bir kez elden giderse artık kimin ne kazandığının bir önemi kalmayacaktır. İnsanlığını değil de egosunu beslemek için kazanan insanlar yalnızca kendilerini kandırırlar; gelen her zafer nefs denilen bir doymaz kara deliğe hiç olarak öğütülmek üzere yem olur çünkü.

Bizi birbirimize karşı bu kadar güvensiz kılan şeyler neler, bunlara bakalım. Ekonomik sıkıntılarımız, artan cinnet vakalarımız var, terör belamız var. Uğraşmamız ve odaklanmamız gereken çok daha önemli sorunlarımız var; böyle bir ortamda herkesin sarıklı olması ya da mini etekli olması hiçbir sorunu ortadan kaldırmayacaktır.

Kötü davranışları, insanlığı yaralayan davranışları ırklara, ideolojilere dayandırmayı bırakalım. Bunun bir kutup değil bir insan veya beşer olma problemi olduğunu idrak edelim artık. İki zıt kutupta insan saygıyla tartışırken, yanlarına gelen bir üçüncünün, ikisinden birinin fikrini vicdansızca savunduğu takdirde, zıt görüşlü iki kişinin de dönüp üçüncüye kınayan bakışlar atarak oradan birlikte uzaklaştıkları ortamlar yaratabiliriz.

Söylediklerimiz ve maruz kaldıklarımız aynı. Dün gezide neler oluyorsa, iki grup nasıl zıtlaşıyorsa, bugün aynı grup aynı yöntemlerle yine birbiri ile zıtlaşıyor. O zaman “sokakta işiniz ne” diyenlere, “kendileri kaşındı ölürlerse ölsünler” diyenlere, 2013’ten sonra anlayışla yaklaşması, en azından candır demesi gereken insanlar, Gezi’de aldıkları cevapları aynen veriyorlar. Demek ki derdimiz canın ölmesi değil, hala kimin canının tehlikede olduğu. Gezi’ye “dış mihrakların işi” diyenlerin bugün maruz kaldığı cevap “bu iktidarın bir oyunu”. O gün “camide bira içtiler” ithamıyla karşılaşanlar bugün karşı olduklarını topyekün asker katletmekle suçluyor. Oysa geziciler olarak o gün “üç beş manyağın yaptığını hepimize mal etmeyin” diye dil döküyorduk.

Haklı olmaya, ille kazanmaya takıldık ve insanlığımızı, prensiplerimizi ilkelerimizi tehlikeye atmak pahasına karşı tarafa saldırıyoruz.

Eğer  ” güvenlik duvarları içinde zararsız ama şefkatsiz ve yalnız bir hayat istemiyorum, bana belki de zarar vereceksin, belki de niyetin bu. Ama en azından birlikte birbirimize sarılıp dertlerimizi sarmak ve mutlu olmak imkanı var ise, ben bu davayı kaybetmeye hazırım” diyecek mangal yürekli, insanlığını sakal,şalvar, bira, etek üstünde tutacak insanlarımız hızla artmazsa yönetim biçimimiz cennet olsa huzur bulamayacağız.

Bu büyük sınavı idrak ettiğimiz bir gelecek dileğiyle.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: