Bağlamı, Zaman ve Mekan’ı Iskalamanın Zararı Üzerine

maxresdefault

Psikolojide, kişinin sebebini ya tam anlamıyla ya da belli bir oranda bilmediği psişik çatışmalar yaşamasına ve bu çatışmaların zihni ya da fiziki bazı bozukluklar doğurmasına nevroz denir. Nevrotik birey, anlayan için,  çatışma halinde olduğuna dair birçok belirti verse de bu duruma dair en sade tasvirlerden biri ünlü Psikiyatr Karen Horney tarafından yapılmıştır: ” Nevrotik birey de aslında kişilik özellikleri ve davranış modelleri bakımından diğerleri gibidir, onu sağlıklı bir insandan bu noktada ayıran şey, davranışlarının zorlanımlı olmasıdır.”  Yani örnek vermek gerekirse yardımseverlik bir davranıştır, hem de olumlu bir davranış. Kişi bunu doğal olarak yapıyorsa normaldir, fakat aslında yardımsever olmak istemediği zamanlarda dahi, sırf kendisini topluma kabul ettirmek amacıyla ( çünkü belki de bu kişi bir kız çocuğudur ve erkek çocuk bekleyen babası onu hiç kabullenmemiştir) yapıyorsa – tabi kişi aslında yardımsever olmak istemediğini o an farkında değil- bu nevrotik bir davranıştır ve bu davranışı sürdürmek belli bir süre sonra içten içe bir gerilime sebebiyet verecek, çatışma şiddetlenecektir. Bu durum da kişide, örneğin narin bir yapıya sahip olmak, sürekli rahatsızlanmak gibi tepkimeler belirecektir. Kişi ne zaman birileri kendisinden bir şey istese, hastalanacaktır. En basit tabiriyle nevroz böyle bir haldir.

Tabi bir kişi gerçekten nevrotik mi yoksa aslında karakteri mi öyle, bunu anlayabilmek için çoğu zaman profesyonel olmak gerekir. Kişinin hikayesi, davranışın bağlamı ve terapistin tecrübesi bu konuda önemlidir. Ama bir belirti var ki herkesin çevresinde ama özellikle kendisinde hemen tespit edebileceği bir şey.

Nevrotiklerde zaman-mekan ve bağlam mevhumu.

Olayları olduğu gibi görebilen sağlıklı bir zihin için, iyi-kötü olaylar, durumlar, davranışlar – ister kendisi yapsın ister başkasından gelsin- belli bir zaman ve mekan düzleminde olur ve biter. Sağlıklı bir zihin üstünde durduğu zemini, o zemini oluşturan bağlamları gözden kaçırmaz. Örneğin zihnen sağlıklı bir insan hasta olduğu sürece hastadır. Hastalık onun için geçmiş ve geleceğe yayılmış bir olgu değildir, bir haldir ve gelir geçer. Fakat hastalık algısı, nevrozu yüzünden bozulmuş bir birey için hastalık bir etikettir hal değil. Olup bitmez, daima oradadır. Veya sağlıklı bir zihin için hastalık belli şartlar altında oluşur bir durumken, nevrotik bir birey, ortada hastalanmasını gerektirecek bir etken olmadığı halde hastalanabilir ya da hastalıktan korkabilir.

Tanıdık geliyor mu ?

Biz bu semptomlara az çok sahibiz hepimiz. Örneğin kendimizi bencil olarak kodluyoruz, lakin bencil olmak da bir haldir ve hangi şartlar altında neye bencillik dediğimizi de bilmemiz gerekir. Ölmek üzere olan bir insanın kendisini düşünmesi bencillik değildir, doğasının gereğidir. Yahut yalnız kalmak istememek de bir bencillik değildir, aynı şekilde o da insan doğasının bir parçası olduğu için. Burada kişi insan doğası bağlamını kaçırmaktadır. Bu, bağlamı kaçırmamıza dair örnek, içinde bulunduğumuz küresel sistemin, yaşam algımızla edep sınırlarını aşacak boyutta oynamasının bir sonucu. Ölümden, ceset görmekten, kan görmekten korkan insanlarız bugün. Oysa kanlı canlı varlıklar olarak bu bizim gerçeğimizdi, lakin “hep genç kalın ki tüketin” diyen kapitalist sistem bize, bizim doğamızı yabancı kıldı.

Gelelim zamana. Nevrotik bir insanın zaman’la problemi büyüktür. Geçmişten gelen bir çatışma ile güdülendiği için, onun algısına göre bir şeyin olması gerekiyorsa o an olmalıdır. Çünkü ona göre o şey zaten bir süredir çaresizce beklenmektedir. Bir sonraki an’a sarkarsa o şeyin gerçekleşmesi, ölecekmiş, yitecekmiş gibi kendisini tehlikede hisseder. Bunun sebebi – eğer hakikaten gerçeklikte böyle bir durum yoksa, mesela aç kalmış ve hemen doyurulması lazım değilse kişinin- anormal boyutta hissettiği ihtiyacın onun hep bilinçdışında olmasıdır. Açlık demiştik. Bir gün yaşadığı bir sıkıntı (mesela hastalık mesela afet) sebebiyle tehlike boyutunda aç kalmış bir insan düşünelim. Bu insan, bu durumdan kurtulduktan sonra bile, bilinçdışında bir “açlık korkusu” geliştirebilir, bu sebeple biraz olsun acıktığı zaman, aslında midesi daha saatlerce boş durabilecek olsa da, açlık onu anormal boyutta korkutabilir ve hemen ağzına bir şeyler atamazsa panikleyebilir. Aşkın da insanda bir panik hali, bir hemen talebi yaratması, onun psikoloji tarafından nevrotik bir hal olarak görülmesinin sebeplerindendir. Bizler de bu sebeple zamana bırakan insanları sevgisiz, o gün sevdiğini göremediğinde karnına ağrılar giren insanı da dehşet sevgi dolu kabul ederiz.

Ve mekan. Nevrotik bireyin mekan algısı da zarar görmüş durumdadır. “Ortama uygun davranmayı becermekte zorlanan” insanlardır nevrotikler. Olmadık yerde kavga çıkarmak bir “çok sinirlenmek” hali değil, çoğu zaman çatışma yoğunluğu sebebiyle mekanı takamamak sorunudur. Ya da yine tekrarlıyoruz gerçeklikte bunu sahiden tetikleyecek bir durum yoksa kış ortasında terlemek de “ben şuan mekandan koptum gittim” demenin bir başka şeklidir.

Ezcümle, az veya çok nevrotik olmak, bir bakıma gerçeklikle bağı kaybetmek demektir. Durduk yere değil elbette, geçmişimizde yaşadığımız, karakterimize ters düşen bazı durumların olduğu zaman-mekanda takılıp kalmaktır sebebi. Geçmişte güvenimizin zedelendiği bazı olaylar, bilince çıkıp çözüme kavuşturulmadıkça, bugün çok alakasız sebeplerden kimselere güvenememize yol açar. Bahanemiz daima hazırdır: ” kötü bir zamanda yaşıyoruz.” Oysa bu algı sonuç değil, sebeptir. Herkesin kötü bir zamanda olduğunu düşünerek az veya çok gaddarlaşması, kabuklar bağlaması, “böyle bir zamanda her şey mubahtır” düsturu ile hareket etmesi, dünya kötü olduğu için değil, kişi kendisini kötü hissettiği içindir ve yayılır. Sonrasında bir metrobüste bize değen herkesi sapık ilan eder ve biraz da olumlu bir başkaldırı olduğunu düşünerek değen, değmeyen herkese bir bağırtı koparırız. “Değen hakikaten sapık mıdır?” sorusu üzerinde pek de durmayız, çünkü zaten ” insanların şirazesinden çıktığı bir devirde yaşıyoruz“dur.

Oysa sağlıklı bir iç görüye sahip insan bilir ki, insan her ne kadar içinde bulunduğu çevre ile şekillense de, esasında özü kendi ellerindedir. İnsanlara duyacağımız saygı, sevgi ve güven, bizim kalbimizin genişliği ve zihnimizin gücü ile alakalıdır bize yapılanlarla değil. Sandığımız kadar zayıf değiliz, başımıza gelen birçok olayı atlatabilme yetisi içimizde mevcut. Biz etkilere karşı açığız ama tepki iradesi daima bizim elimizdedir.

Tabi, iyi bir ömür sürmek arzusu ile o iradeyi göğüsleme cesaretini gösterebilirsek.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: